Flashback 2203AD Trailer

Bookmark and Share
İşte bu yılın en çok beklenen filmi olan "flashback"in tanıtım vidyosu...


Umuyorum herkes kendi tipini görmüş ve anlamıştır vidyoda. Herkes olmasa bile bi kaç tane çok bariz olan var onları anlamışsınızdır herlade. Dersten sıkılınca insan çok yaratıcı olabiliyor. Hadi ben gene gider.

Flashback Volume 1- Episode C

Bookmark and Share
Konhur the Memur - Today is the first day of the rest of my life...


Yer : İstanbul, Türkiye | Yıl : 2040
Nefes kesen oturma odasının ortasında dikilmiş, elinde kaçıncı olduğunu tam olarak bilemediği rakı bardağı,  üstüne nuri alçoyu andıran robdeşambr'ı, muazzam şehir silüetine gözlerini dikmiş, düşünüyordu. Kararını vermişti, kolay da olmuştu... Çünki artık canına tak etmişti... Onun, bu hayata isyanına neden olan şey, hayatın ta kendisiydi. Kendi hayatının... yani kaçamayacağı yegâne şey.. Bu duygu... Yani bütün hayatının boşa gitmiş olduğunu hissetmesi, bir hiç olmasını bilmesi, kendi çabasıyla hiç bişey yapmamış olması ve bunun farkında olması..Nefret ediyordu ama sırıtmaktan da kendisini alamıyordu. Bir sonraki hareketinin, Tanrı'dan başka kimse tarafından bilinemeyeceği, artık mantıkla tüm münasebetini kesmiş bir sapık gibi, parladı  bi an gözleri(çok kısa bir an), suratındaki sırıtış genişlerken. Ama bunların hiçbiri dışardan farkedilemezdi. Diğer insanlara karşı taktındığı maskeler, kalın ve taviz vermeyen cinstendi. Genç sayılabilecek bir yaşta, zengin ve hoş bir kadın bulmuştu kendisine.. Mutlu bir evlilik olmuşu. Herkes onları mutlu mesut geçinip gidiyolar diye biliyordu. Karısı bile hiçbirşeyden haberdar değildi. Olsa, zaten bunların hiçbiri belki vuku bulamayacaktı. Ama olamazdı, çünki deliliğin son noktasında olmasına rağmen, şu anda bile, dışardan bakan herhangi biri onun günlük televizyon programından daha heyecanlı birşey hakkında kafa yormakta olduğunu tahmin edemezdi.  Karısının zenginliği önünde her kapıyı açmıştı, hayatı çok ama gerçekten çok kolay olmuştu. Babası hep derdi, "oğlum hayat zordur, kendini çok iyi hazırlamalısın." Hiçte öyle olmamıştı...Çok da kolaydı. Zaten babası ne bilirdi ki? Sadece basit bir memurdu. Kendisi onun hayallerinde bile göremeyeceği herşeye sahip olmuştu. Ama şu anda, yani evlendikten tam 30 yıl sonra, manzara ona hiç de iç açıcı gözükmüyordu nedense. Başlarda ona cazip gelen, gayret göstermeden sahip olma hissi, dünyanın götüne adeta pandik atıyormuş hissi, artık onun ruhunu kemiriyordu. Biliyordu ki, o kadın olmasaydı o bir hiçti. Kadın onu asla bırakmayacaktı gerçi. Bunu da biliyordu, ama bu bilgi, halet-i-ruhiyesini bir gıdım bile değiştirmeye yetmedi. O kadrın yüzünden bugün bu durumdaydı. Eğer o, ona bu fırsatları vermemiş olsaydı, o da herkes gibi kendi yolunu bulacaktı. Çünki bulmak zorunda kalacaktı. Normal bir vatandaş veya belki de açlıktan ağzı kokan bir memur olacaktı, ama bir kukla gibi hissetmeyecekti en azından. Buna değerdi. Ne yazık ki, bunu anlaması için 50.inci yaşını devirmesi gerekmişti. "Baba, sen herzaman haklıydın" dedi kendi kendine ve büyük rakı şişesinden arta kalan son yudumları da kafasına dikip bitirdi. Zil zurna sarhoştu, ama ona sorsanız hayatı boyunca en açık seçik düşünebildiği an, şimdiydi, muazzam salon penceresinin önünde aylak aylak dikildiği şu an. Herşey o kadının hatasıydı, ondan nefret ediyordu... İnsanoğlu nankör bir yaratıkdır. En ufak yapıtaşımıza, asla sökülemeyecek bir dövme misali kazınmış olan bu özellik, her hayalkırıklığımızda nüksetme riski taşıyan, asla tam anlamıyla kurtulamayacağımız bir musibet gibidir. Zaten bu yüzdendir ki; bir kötülük bin iyiliği sileeer süpürür. Ondan sonra da, bütün güzel mazi toz olur gider. Ve bunun ismi de "hiçbirşey bakî değildir" olur. Oysa sevgi bakidir, aşk de bakîdir, ama insan denilen dalyarak mahlukatta bunu tatbik edebilecek kapasite bulunmamaktadır. Belki hiçte öyle iddaa edildiği gibi mükemmel bir yaratık değildir insan....
Muhteşem manzaralı yatak odalarına girdi. Karısına baktı, uyuyordu, oda artık yaşını almıştı. Ama, uyurken bile hala etkileyici bir görünüşü vardı. Çekmecesini açtı.. Babasından kalan beylik tabancasını, o lisedeyken arkadaşlarına anlata anlata bitiremediği revolveri çıkardı. Tozluydu, üfledi. Babası aklına geldi... Hafıza; milyonlarca kolu olan bir labirent gibidir. Hangi kolun hangi ücra köşelere kadar uzandığını kimse bilemez. Babasının hatırası tekrar kendi hayatını hatırlattı ona. Kin hissetti. Kin ve nefret ve çok derin bir hüzün ve birazdan kavuşacağı huzuru hissetti.... Zamanı geri alamazdı maalesef.. Ama sonsuza kadar, en azından kendisi için durdurabilirdi.. Tek bir mermi yerleştirdi..
Karısı hala tatlı tatlı uyuyordu. Belli ki, gene ilaç alıp uyumuştu. Zenginlere özel bu trip, onun için herzaman anlaşılmaz bir muamma olmuştu. Kendisi, mensup olduğu alçak tabakadaki tüm insanlar gbi heryerde ve herkoşulda uyuyabilirdi. Belli ki, ona seneler önce bir arkadaşının dediği doğruydu. Zengin olunmaz, zengin doğulur.. "Peh" dedi, "sikerim".. hiçbirşey umurunda değildi. Üzerinde öldürmek üzere olan bir cinnet sapığından ziyade, umursamaz ve kendini ele vermez bir tavır vardı. Karısını seviyordu aslında ve bunu yapmak istemiyordu. Ama çarpık zihninin kendisine dikte ettiği adalete, yani ilahi adalete, kimse karşı çıkmamalıydı. Kadın suçluydu.... Kendisi ise, en azından karısı kadar suçluydu. Ve birbirlerini bir şekilde seviyorlardı. İşte ancak bu düşünceler, onun birazdan yapacağı hareketleri açıklayabilirdi sadece...
Yatağın yanına, karısının yanıbaşına yavaşça oturdu. Uyanmazdı, ama yinede içgüdüsel olarak nazik davranıyordu. Seviyordu ve saygı da duyuyordu. Eğilip yanağından öptü. Daha sonra, başını kadının başının üzerine koydu. Yanak yanağa, ilk gece beraber uyudukları gibi, sonsuza kadar beraber olacaklarına dair birbirlerine söz verdikleri o gece gibi duruyorlardı şu an. Ve kendi kafasına silahı dayadı. "özür dilerim" dedi. Kimden özür dilediğini herhalde kendisi bile bilmiyordu.
Tetiği çekmesiyle birlikte hareketlenen kurşun derisini yakıp girdi, beyninin o çarpık ve delirmiş kıvrımlarını parçalayarak geçti, ve aynı hızda karısının da hayatına son verdi. Bu tek kurşun, tajektuarı doğrultusunda ilerleyerek iksinin de beynini dağıtıtı. Acısız bir ölümle hayata veda etmişlerdi.....
Yer : Deloyt Company HQ, New Paris | Tarih : Birazdan öğreneceksiniz, az sabır..

"Monsieur Konhur! Monsieur Konhur!" Aaaaaah, başında inanılmaz bir ağrı vardı... Lise yıllarından bildiği ve 1000 yılda yaşasa unutmayacağı, o dalyarak, nefretengiz fransız aksanı onu çağarıyordu. 500 yıldır uyuyormuş gibi bir ağrı vardı kafasında ve bedeninde. Kalabalık bir ofisteydi, heryerde günlük iş temposunun o cıvıltılı uğultusu kol geziyordu. "Monsieur Konhur!" tekrar geldi gıcık fransız kadın sesi. İçgüdüsel olarak fransızca cevap verdi "j'arrive" (geliyorum) diye. Ama sersemlemişti. Nerde olduğunu bilmiyordu, bir ofisteydi, burada ne işi olduğunu ve nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Binbir taşşak adına!!!! en son karısını öldürüp intahar etmemiş miydi??? Burası cehennem miydi? Her ne olursa olsun bunu çaktırmayacaktı şimdilik. Ama öğrenecekti. Kendisini çağaran sese doğu giderken ofisteki daha önce hiç görmediği büyüklükteki ekranın köşesinde duran bir çift rakam, zaten bir gram kalmış olan aklını, tamamen uçurup götürdü... "Date : 13 Mai 2203"                        (Tarih : 13  mayıs 2203)

Flashback Volume 1- Episode B

Bookmark and Share
Sayın defterciler, parmaklarını bir haftadan beri götüne veya burnuna veya vücütlarındaki bilimum başka orifislere sokmuş halde bekleyenler artık rahata ulaşabilirler. Çünkü bendenize hikayenin devamı için gerekli ilham gelmiş bulunmaktadır. Hatırlarsanız bundan önceki bölümlerde Ike'ın uyanışını, Myrt'le karşılaşmasını sizlere aktarmıştık. Ayrıca Erke-K the passenger'ın nasıl ıssız bir sahile düştüğünü ve Hamy Won Götwaffe'nin kısa geçmişini de vermiştik. E bundan sonra da hikayenin backgroundunu yani 3.dünya savaşını aktardık. E eşşolueşşekler para verseniz adam tutsanız bu kadar eylendirmez sizi. Hadi bakalım geçelim hikayeye....
The weirdest dream - united in memory


 İnsanların bedeni ölümlü olabilir. Ama birçok kültüre göre ruh ölümzsüzdür. Beden ruhumuzun bu fani boyutla interaksiyona geçebilmesi için tasarlanmış bir makinedir sadece. Ölüm hiçbirzaman yolun sonu değildir.Sadece yeni bir başlangıçtır....
 Yer Paris.Yıl 20 Mart 2193 (savaş başlayalı bir ay olmuş)
Ich kleine resistanZ achne bolje traut nic der tag!....Ich kleine resistanZ achne bolje traut nic der tag!....... (all who oppose the german supreme rule shall be dealt swiftly and without mercy!)
Dışardaki zırhlı muhafız birliğinin, sabahın köründe almanca anons yapa yapa sokağından geçmesi onu uykusundan uyandırmıştı.Almanca anlamıyordu ama hergün en az 1000 kere duyduğu bu anonsu kendi ismi kadar iyi ezberlemişti ve bu ses ona dünyada " uğursuz" olarak nitelendirilebilecek herşeyi tek celsede anımsatıyordu. Bütün gece gözlerini zorla kapalı tutmaya çalışmıştı ama uyuduğu uyku değildi. Ne zaman ki uykuya dalacak olsa kabuslar etrafını sarıyordu.İnsanlar yanıyordu heryerde...
"Allah belanızı versin" diye homurdandı. Sıkıntılı ve stresli bir şekilde yatağından kalktı. Aynı son bir aydır olduğu gibi. Daha 1 ay önce, babası onu her sabah yanağına kondurduğu bir öpücükle uyandırırdı. Sonra işe giderken oda babasına pencereden el sallardı. Sonra da annesi ona en sevdiği kahvaltıyı yapardı. Bu o zamanlar, ona çok normal birşeymiş gibi geliyordu. Üstünde düşünme gereği hiç duymamıştı. Oysa ki şimdi.... Şu anda, 1 ay öncesine dönmek için neler vermezdi..... Aslında herşeyini verirdi ve buna canı da dahildi. Çünkü artık yaşamak pek bi anlamsız olmuştu. Tatsız, gri, yer titreten savaş makinelerinin gürültüleri arasında oturup bir sonraki gün mü yoksa ondan bir sonraki gün mü öleceğini düşünmek.. Onun ve hayatta kalmış tüm fransız halkının yaşamı şu sıralar, aşağı yukarı bunlardan ibaretti sadece.
Annesi ve babası.. İkisi de Alman kara kuvvetlerinin Paris'e ilk ayak bastıkları gün ölmüşlerdi. Alman genel kurmayı Fransızların direnişe geçebilceklerinden korkuyordu. Korku ölüm getirdi. En işlek caddelerini, en işlek saatlerinde napalm bombalarıyla vurdular. Eğer o gün okula gitmiş olsaydı. Şimdi oda annesi ve babasıyla beraber (herneredelerse.. belki başka bir dünyada..) olacaktı. O gün okula gitmiş olmayı diledi. Ölmüş olmayı çok isterdi. Bu şekilde daha ne kadar dayanabileceğini kestiremiyordu. Tanıdığı kimse artık yoktu neredeyse. Dünya nüfusunun yarısı bir günde ölmüştü.. Bunlar 18 yaşındaki bi kız için çok fazlaydı. Neden yaşadığını düşündü. Artık bir gelecek olabilirmiydi? Belki bir mucize olur ve Almanlar savaşı kaybederlerdi. Peki ya sonra. Kimsesi kalmamıştıki.. Ne yapacaktı? Kendikendine düşündü, sonra buzdolabından bir parça kuru ekmek çıkarıp yedi ve pis aynada kendine baktı. Tanıyamıyordu kendisini.. Evini de tanıyoamıyordu. Sokağa baktı, tanımak imkansızdı...
 Almanca bağırışlar duydu. Hemen pencereden geri çekildi. Ama merakına yenik düştü. Kendini fazla göstermeyecek şekilde aşağı bakmaya başladı. Almanlar bir direnişçiyi yakalamışlardı gene heralde görünen oydu.....
Teknoloji gelişmişti evet. İnsanlar medeniyetlerinin ne kadar taşşaklı olduğunu göstermek için birkaç bin katlı gökdelenler inşa ediyorlardı şehir merkezlerine evet. Ama bazı şeyler değişmemişti. İşkence, terör, nefret.. Bunlar insanın doğasında var olan, genlerimize kod olarak yazılmış dürtülerdir ve bunlardan kurtulamayız. İşte birazdan şahit olacakları bunun en güzel örneklerinden biriydi. Eğer bunu önceden bilseydi acaba bu sahneye bakmaya cüret edebilirmiydi ?
Üstünde dev haflerle "Panzerkampfwagen-TIGER IV" yazan muazzam bir tank alsfalı parçalayarak ilerledi. Arkadan daha hafif bir taşııcı geliyordu. Taşıyıcı durdu içinden iki SS subayı indi ve yaka paça bir adamı da indirdiler aşağı. Adam inmemek için elinden geleni yaptıysada işe yaramadı. Zaten elleri ve ayakları bağlı olduğu için de fazla bişey yapamadı aslında. Adamı döve döve yere attılar, belli ki adam konuşmuştu. Zaten bu işin bilenleri demiştir ki. İşkencede herkes konuşur. Değişen sadece zaman olur. Ama hala istedikleri bir bilgi vardı anlaşılan  Adamı yerde epeyce bir dovdükten sonra subaylardan biri dayak atmaktan kan ter içinde yorulmuş bir halde bir sigara çıkartıp yaktı. Bu işin böyle olmayacağını anlamıştı heralde. Yapması gerekeni biliyordu ama istekli değildi. SS olabilirdi, Alman ırkının üstünlüğüne ve diğer tüm ırkların da işe yaramaz pislikler olduğuna inanıyor da olabilirdi ama içten içe oda bir insandı.. Ama emirler beliydi. Ve uygulanmadığı takdirde hiç de iyi olmazdı. Fuhrer ne de olsa her şeyin en iyisini bilirdi değil mi? Sigarasından son bir nefes çekti ve molozların arasına fırlattı.
- "Otto !" diye bağardı tank şöfürüne ... "kansshruppen der eine tag!" dedi. Tank şöfürü onayladı. Ve yerde yarı baygın yatan adamın üzerine doğru tankı ilerletmeye başladı. Hayır bu kadarı da olamaz herhalde diyordu kendikendine genç kız. Ama bir yandan da, adeta paralize olmuş bir şekilde camdan dışarı bakıyordu. "TIGER IV" isimli birkaçyüztonluk son teknoloji Alman tankının paletleri, tam adamın ayakları hizasına gelince durdu. Biraz daha ilerleyecek olursa adamı boydan boya zemine yapıştırabilirdi. Ama durdu, iyiki durdu... "maintenant tu veux parler peut-etre?" dedi Alman subay yerdeki adama kırık bir fransızcayala. Adam cevap bile veremedi. Artık hiçbirşey sikinde değilmişçesine garip bir şekilde sırıttı ve ağzındaki kanlı tükürüğü gururlu SS subayının suratının tam ortasına yapıştırdı!
Alman deliye döndü, kıpkırmızı kesildi. "Otto!" diye bağardı tank şöförüne tekrar.
"Kampfgruppen lehr, schnel schnel!!" tankı ilerletmesini emretti. Otto yeniydi ve gençti, biraz tereddüt etti ilk başta, ama sinirli subayın kıpkırmızı yüzüyle ona tekrar "OTTO! SCHNEL!" diye bağarması ona görevini ve kim olduğunu hatırlattı. Ve tankı ilerletti. Adamın vücudunu adeta kırarak ve patlatarak üstünden geçti. Adam pek bir ses çıkartamamıştı çünkü şöför insaflı davranarak infazı hızlıca bitirmişti. Ama kırılan kemik sesleri olaya şahit olan genç kızın hayatını o anda değiştirmeye yetti. Artık oda nefret doluyudu. Bir insanın başka bir insana nasıl böyle bir şey yapabileceğini anlamıyordu.. Ama işin komik tarafı şu ki, Almanlara şu anda elinden gelse en büyük işkenceyi bizzat kendisi yapardı. Çünkü onlar bunu hakediyordu ona göre. Nefret çarkına kapılmıştı artık bir kere. Gözü dünmüştü. Nefretin ilk tohumlarının kim attığı hiçbir zaman belli olmaz, ve önemli değildir. Önemli olan karşılıklı olarak büyüyen ve en sonunda sanki hep varmış hissi veren bir olgu olmasıdır. Herkesin bi damarı vardır, oraya basıldığında onu artık tanımak imkansızdır.
Ne yapacağını biliyordu...Babası ölmeden önce Fransa ve belkide avrupa'nın en önemli kimyageriydi. Ama hiçbirzaman ulaşması gereken üne ve statüye ulaşamamıştı... Çünkü neredeyse 20 senedir burada olmalarına ve artık bir Fransız'dan hiçbir farkları bulunmamalarına rağmen, asıl olarak Türkiye'den buraya göçmüş bir aileydiler. Babası askeri alanda özellikle patlayıcılar konusunda önemli buluşlar yapmıştı. Hükümet de bunları iyi paralar ödeyerek satın alıyordu. Ama babasının ismi lanse edilmiyordu. Lakin bu çok da önemli değildi, şimdi ise dünyanın en önemsiz ayrıntılarında biriydi bu genç kız için. onun akılndaki fikrin bunlarla hiçbir ilgisi yoktu. Babasının, apartımanın en alt katında gizli bir çalışma odası vardı. Burada en son geliştirdiği "C6 süperplastik patlayıcı"dan birkaç prototip bulunması gerekiyordu. Bunları nasıl bildiğini sordu kendikendine... Kendisi de bilmiyordu, sadece yapması gereken ve nasıl yapması gerektiği bir anda aklında belirivermişti. Günlerdir üstünde olan yırtık pırtık elbiseyi çıkarmak aklına bile gelmedi. Aşağı indi, patlayıcılardan birkaç tane aldı ve elbisesinin içine sakladı. Hemen asansöre koştu. Zemin kata indi. Binanın ana kapısından dışarı fırladı. Almanları kaçırmak istemiyordu. Onlara gününü gösterecekti. Zaten Tanrı'da bunu istiyordu, yoksa patlaycıların yerini nereden bilebilirdi ki? Hayatı boyunca o odanın varlığından haberi bile olamamıştı. Ama daha 3 dakka önce sanki eliyle koymuş gibi bulmuştu. Tabikide bu Tanrı'nın işiydi. O yüzden de içi rahattı.
Dışarı çıktı. Dev tankı gördü. Daha gitmemişti. Almanlar üstüne oturmuş gitmeden önce son birer sigara içiyorlardı anlaşılan. Kızı görünce hemen laf attılar.
"Oiii Kreshne flicken dammen" (hey şu küçük fahişeye de bak)
Kız zorla gülmeye çalışarak onlara yaklaştı. Mümkün olduğu kadar yaklaşmak istiyordu amacı buydu. Onları parçaları bile bulunmayacak şekilde havaya uçurmak niyetindeydi. Gerçi kendi de ölecekti ama bu zerre kadar bile korkutmuyordu onu. Aksine içinde çocuksu bir mutluluk ve az sonra yerini bulacak adaletin (kendince) heyecanı vardı.
Adım adım askerlere yaklaştı. Hepsi de az önceki piskopat tavırlarından çıkmış adeta pavyonda karı izler tribine girmişlerdi. Yaklaşan kıza gitgitde daha da artan bi şehvet ve heyecanla bakıyorlardı. Ettikleri laflar da gitgite daha da hararetleniyordu. Artık aralarında 5 metre bile yoktu. Subay kıza doğu ilerlemeye yeltenir gibi oldu ki. Kızın elinde tuttuğu nesneyi farketti. Bir ateşleme kumandası. Şimdi anlamıştı....
"ACHTUN....."
Ama geçmiş ola .... Sözünü bitiremeden muazzam bir patlama bütün mahalleyi sarstı. Geriye ne kız kaldı, ne kırmızı yırtık elbisesi, ne ihtişamlı TIGER tank nede robokop zırhları içindeki almanlar...
Kalkan toz bulutuyla beraber her tür zırh, et , kemik, paçavra ve kağıt parçası da gökten geri aşşağı yağıyordu şimdi. Bunların arasında kayda değer küçük bir kağıt parçası vardı. Kızın paramparça olmuş bedeninden fırlayan kimlik kartından geriye kalmış küçücük bir parça : Prenom : Jasmin
Yer : New Prague (Capital of RE-united Chezchlslovakia)   |   Yıl : 2203

-"Hay ananı avradını sikiiim" diye küfürü bastı Myrt.
- "Nooluyosun lan piç pezevenk" diye çıkıştım bende. Daha nerede olduğumu bile bilmiyordum. Bir şekilde Myrt'le karşılaşmıştım bu deli yerde. Ve haliyle alamadığım cevaplar nedeniyle bütün stresim üzerimdeydi. Tam ki gözlerimi kapatıp biraz huzura erişecekken beni bu şekilde fişeklemesi ağırıma gitmişti açıkcası.
-"Abi bi rüya gördüm ki sorma" dedi. "hay ebeni sikiyim senin rüya gibi!" diye gene bastı küfürü... anlaşılan hızını alamamıştı...
-"abi siktiret az uyuyalım, gün ola hayrola abi" dedim. Oda bana hak verdi ve tekrar huzursuz uykusuna geri döndü. Ben ise tekrar gözlerimi kapatmadan önce yattığım yerden, karşıdaki çooook yüksek binanın üstüne sanki bir silüet gördüm. Zarif bir kadın silüeti. Bu mesafeden tabikide gözlerini görmem imkansız ötesiydi ama sanki bize bakıyormuş gibi geldi. Bunun üstünde fala düşünme ihtiyacı duymadım. Yorgundum ve uykunun huzurlu transına bir an önce kapılmak istiyordum. Hayal meyal gördüğüm silüeti kafamdan çıkarıp bende rahatsız bir uykuya daldım...

Flashback Volume 1- Episode A

Bookmark and Share

 Değerli katkılarından dolayı Dert Köstek arkadaşımıza teşekkür edip merakla beklenen ilk resmi bölümümüze geçiyoruz ve işte karşınızda...
Yer : New Prague (Capital of RE-united Chezchlslovakia)   |   Yıl : Belli değil (23.YY)

- Şu zipponu çıkar da yakalım hacı osman
- LAN !!
- Hacı osman bi sen eksiktin bu deli yerde
- Peki aq neresi burası olum nerdeyiz la ?
-"Hele bi dur soluklanalım şiştim, sigarayı bırakamadım şişkinlik tıkanıklık yapıyor hep".Sigaradan bir nefes çektikten sonra: "Hele şurdan bi gidelim keklik gibi avlanırız burda . Al sen de yak bi tane , çabuk iç ama . Yolda anlatırım , gerçi neyi anlatıcaksak ak 13 gündür burdayız, tek bildiğim sokakların bu saatte hiç tekin olmadığı . Valla hacı bana sorarsan hiç şaşırmadım , o kadar konuşursak başımıza bi bok geleceği belliydi . Gel ufaktan yürümeye başlayalım az ilerde safe house tarzı bi yerim var".Uğursuz gecede yürüyoruz ve o anlatmaya bende dinlemeye devam ediyorum; "Uyandığımda yüksek bi binanın çatısındaydım , teras gibi düz bi yerdi işte .Götüm donmuş vaziyette zar zor kalktım . Çatının öbür ucunda yere yatmış aşşaa bakan bi herif görüp irkildim . Baktım herif pure konsantre bi yere bakıyo elinde de bişey var . Lan adama bişey diicem nece konuşcaamı bile bilemedim kalktık titreye titreye yanaştık arkasından ...Birde ne göreyim..herifin beyni yerlerde sürünüyor ak. Valla hacı ilk defa gördük öyle bişey ama pek de yadırgamadım . Herifin silahını aldım . Göstericem özelliklerini kopucan zaten . Silahı çözene kadar anam ağladı ak bütün şehire sonar gibi yerimizi belli ettik . Havaya boşuna bakma ben 13 gündür güneşi göremedim daha.!!!!Na böyle kara bulutlar hızlı hızlı gelip geçiyo görüntü o . Geldik sayılır şu köşeyi dönünce inşaat gibi bi yer var girişi orda görünce ona da kopucan .
- Gel gel burdan !
Çok çok yüksek bir binadan arta kalmış kasvetli bir harabeye yaklaşıyoruz. "Bekle iki saniye şimdi geliyorum." Molozların arasına dalıyor ,10 saniye sonra geri dönüyor elinde ip var. İp ucu uldukça yüksekteki bir katta biyere bağlı olmalı...Göremiyorum . "Al sen de şu ucunu . Beline bağlican . Sıkı olsun yoksa yarra yersin ha" diyor bana.Kendimi belimden bağlıyorum..."Bak şimdi"diyor... Yukarılarda biryere nişan alıp ateş ediyor ve.HOOOooooppp ..İstemsiz küfür etme özelliğim yeniden devreye giriyor: ANANI AVRADINI Sikiyim! Yaklaşık 5 saniyelik bir süre zarfında aşşağı bakmaya korkacağım, en azından 500 metre yükseklikteki bir kata erişiyoruz. "Şş iyimisin lan. O kadar G kuvveti diye konuşurdun al sana G şimdi:D - İlk seferinde belin acır bişey olmaz geçer 2 saate ."
- Tamam anladık boş konuşma, diyorum.Her zmanki aksiliğimle.Birde bana aksi derler.Nasıl aksi olmaz insan.Nerdeyim belli değil..Götveren Talih.Hadi onu geç... hangi zmanada nerdeyim oda belli değil..Anlayacaz elbet.Allah büyük.Herzamanki gibi şükrediyorum.Şükür güzel şey ama artık bazı cevapları almanın vakti geldi diye düşünüyorum.Ve soruyorum:
- Peki Myrt, bu silah güzel, tribin de güzel, anlaşılan adapte de olmuşsun sen buraya, gören 13 gün diil 13 yıldır burdasın sanar hani...Peki hepsini geçtim de.Bizim burda ne işimiz var be olum?
- Abi dediğim gibi bende senin gibi geldim..Getirildim mi artık geldim mi ...yoks abişey attı mı ne oldu bilmiyorum. En son beraberdik işte.Aksarayda diilmiydik?
Doğru söylüyordu.Bu kadarını bende hatırlıyordum. "Doğru,ordaydık" diyorum.
- E ondan sonra herkes bi kız alıp gidiyordu bende öyle yaptım.Odadaydık....Sonra da burda uyandım.Anlaşılan..Senin başına gelen benim başıma da gelmiş.Ama tek bir farkla.Ben 13 gün önce buraya geldim.Sen neden şimdi acaba??
- Ne biliim lan malmısın, bilsem heralde sikko sikko suratına bakmam heralde dimi?
Aslında o anlatırken suratına bakmıyorudum.Bir zamanlar bir ofis olarak kullanıldığını düşündüğüm kattan arta kalanlara bakıyordum.Myrt burayı mesken edinmişti.Yüksekti ve iki caddeye de hakim bir pozisyondaydı.Ve en önemlisi dışardan, içeride herhangi bir hayat belirtisi olduğu sezilmiyordu.Eşyalar harabe halindeydi ama buradaki teknolojinin benim hiçbirzaman görmediğim bir seviyede olduğu kesindi...YA ben uykuya daldığımdan beri teknoloji çok ilerlemişti yada.....
- "Çabuk gel buraya izle şimdi " diye düşüncelerimden sıyırdı beni Myrt.Camdan aşşağıyı gösterdi.Yerden 500 metre yukarda olduğumuz için pek birşey göremedim...Dürbününü verdi..Nerden bulmuşsa....Baktım..İki tane devriye...Kim olduklarını, kime çalıştıklarını,ne istediklerini bilmiyordum.Ama düşman olduklarını 500 metre öteden sezmiştim.
-  "Sakın ses çıkartma şimdi" dedi.
- "Ulan ,dedim, bu kadar uzaktan noolur? Davul çalsam duyma..." dememe kalmadı ki. Siyah pardösülü figürlerin ikisi de bulunduğumuz kata doru şimşek gibi döndüler.Vay yarrak hasan.. Kahretsin dememe kalmadı ki, iki kere ateş etti Myrt.Birtanesi kamyon çarpmışçasına yere yapıştı. Diğeri biraz sendeledi..Sonra oda düştü. "Helal lan" dedim. Silah gelişmiş olmasına gelişmişti ama hızlı nişan alma yeteneği de başka birşeydi...
- "Peki mert kim bu adamlar ? Bari onu bil..Bi şeyde bil aq.Bizden bi farkın olsun.."
Bi sigara daha yaktı ve koltuğuna kurulup silahı da bacağına dayadı.....

Aynı anda çok başka bir yerde.....
Yer : İngiltere sahillerinde bilinmeyen bir yer  
Trrrrrrrrrrrrt.Tuuuuuuuuuuuuutrrrrrt..Krrrrrrrrt.Abi....Ah....Abi nerdeyim..? 
ErkeK uçak enkazının arasından sürünerek çıktı.Bir sahildeydi. Uçak en son manştan geçiyordu.Büyük ihtimalle güney ingilteredeydi şu an. Şanslıydı ki uçak denize düşmemişti. Bütün küçüklüğünü küçükçekmece gölünün radyoaktif sularında oynayarak geçişrmişti. Ama genede yüzmekten hiç hazzetmiyordu. Gölde plütonyumla oynayıp sonra eve gelip yeşil yeşil parladığı günden sonra ise birdaha hiç suya girmemişti. Peki bunların hepsi olmuştu ama şimdi neredeydi... En son hatırladığı şey Türkiye'den kaçak olarak kaçıp Kanada'ya gitmek için uçakta gidiyor olmasıydı. Bunu iyi hatırlıyordu. Hatta ucuz olsun diye, çok tehlikeli hastalıklar taşıyan hastaları nakil eden uçakla gitmeyi tercih etmişti. Bunun ciddi sonuçları olacağının hala farkında değildi. Uçak düşmüştü. Motorlar aniden durmuştu. Şiddetli bir sarsıntı, bir şok dalgası adeta uçağı havada parçalamıştı. Kimse sağ çıkmamıştı. Cesetlerin hali iğrençti. Nasıl kurtulmuştu acaba.... Bu bir mucizeydi düpedüz..... Geldiği yerde gaip bi aid olmayışlık sezdi. Sanki buraya.... daha doğrusu..düşüncesi bile saçmaydı ama "sanki bu zamana" ait diilmiş gibi hissetti. Trrrrrrrrrrrt...Krrrrrrrrrrrt... Stresten tikleri artmıştı. Aniden uzaktan yaklaşan bir toz bulutu gördü. Çok hızlı hareket eden bi araç ona doğu yaklaştı. Tam önünde durdu. Tekerlekleri yoktu. Bir şekilde, yerden temassız olarak havada ilerleyen bir aletti. Uçan bir arabaydı işte. İçinden pardösülü iki adam çıktı. Kafalarının üzerindeki kocaman şapkadan yüzleri pek gözükmüyordu. Hiçbirşey demeden eldivenli elleriyle Erke-K i kollarında tuttular ve arabaya attılar.Ve araba tekrar havalandı. Erke-K nereye gittiğini hiç bilmiyordu... Yerden yükseldiğini hissetti ve bir kez daha kaderine doğru uçmaya başladı....

Aynı anda gene çok daha başka biryerde..
Yer : Yeni Faşist İspanya (Madrid)

 - "Komutan gleiyor......" diye haber verdi askerlerden biri.
- "HAZIR OL!!!" Hepsi bir anda domino taşı gibi hizalandılar. Komutanlarından ölümüne korkuyorlardı... Kimse,bırakın tembelliği suratını bile ekşitmeye cüret edemezdi.
Komutan Hamy Von GötWaffe bütün ihtişamıyla içeri girdi.Üniforması pırıl pırıldı.Dimdik duruyordu ama genede üzerinde garip insansı olmayan bir hava vardı.Belki bu hafif maviye çalan damarlı suratından belki de deli faşist kişiliğinden kaynaklanıyordu.
Yanındaki yaverinden bir numara söylemesini istedi.Yaveri 7 dedi. Hamy sıradan 7inci askere kadar saydı ve yedinciyi herkesin gözü önünde başından vuruverdi. Asker oracıkta öldü.
- Bu günlerde disiplini sağlamak hiç kolay değil.. diye homurdandı Von Götwaffen.Geçen gün çok sevdiği gamalı haç madalyonu kaybolmuştu.Bunu kimin yaptığını öğrenemezdi.Bunu denemek bile işkenceyle günler sürerdi.Bunun yerine rast gele birini cezalandırarak hem suçu cezasız bırakmamış..hemde herkesin dikkatini başına toplaması gerektiğini anımsatmıştı.Her zaman olduğu gibi korkuyu bir yönetim aracı olarak kullanmıştı. Bu taktikleri bundan uzun süre önce, 3.dünya savaşında nazi partisinin gururlu bir SS subayıyken öğrenmişti.Öğrenmişti ve tatbik de etmişti.Bu yüzden kendinden emindi.Hele ki şimdi...Nazi ordusunda sadece bir subaydı..Oysa burada,İspanyada düzenin kurulmasına yardım etmiş...Darbeyi yönetmişti.Faişt nazi partisininin İspanya'da kurulmasına yardım etmiş ve onları başa askeri güç kullanarak getirmişti.Ve şimdi İspanyanın görünen ve görünmeyen en güçlü adamıydı.Bir cumhurbaşkanı vardı elbette ama bunun kulkla olmadığını gösterecek çabayı harcamaya tenezzül bile etmemişti...Dünyanın bu bölgesinde Tanrı O'ydu.Ve bu bukadar la sınırlı kalmayacaktı. Dünya O'nu tanıyacaktı........

The War

Bookmark and Share
Üçüncü Dünya savaşında hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama dördüncüsü taş ve sopalarla gerçekleşecek. Bundan adım gibi eminim.
A.Einstein

Einstein birçok konuda yanlış tahminlerde bulunmuştu. Işık hızının geçilemeyeceği konusundaki teorisi nasıl çürüdüyse bu teoriside çürüdü. 3.Dünya savaşı çıktı. Korkunçtu. Ama insanlar taş devrine geri dönmedi. İnsanlığın halen bir geleceği vardı. Ama çok karanlık bir gelecek. En karanlık hayallerden bile daha karanlık ve bir o kadar da gerçek...
Birinci dünya savaşı çıktıktan, milyonlar öldükten sonra, kim diyebilirdi ki sadece 30 sene sonra bundan çok daha büyük bir savaş çıkıcak? Bir kere daha dünya aynı kerizliğe milyonlarca kurban verecek? Bunu kim diyebilirdi ? Kimse tabikide. Ama 2. dünya harbi çıktı. Ve 30 milyon canı daha bu dünyadan silip götürdü. Birincisiyle kıyaslanmayacak kadar büyük ve bir o kadar da vahşiydi. Teknoloji ilerlemişti. Can almak kolaylaşmıştı. Bütün önemli buluşların savaşlara denk gelmesin tesadüf sananaların aklına tükürüyorum burda bizzat. Almanlar mekanik dehalarını bir kez daha kanıtladırlar. Sturmgewehr yani assault rifle yani saldırı tüfeği adını verdiğimiz. Otomatik ve hafif, mobil saldırıya elverişli tüfek türünü icad ettiler. Ruslar garip komik ve doludizgin ruhlarını yansıtan birçok keşfe imza attılar. Molotof kokteyli bunların başında gelenlerdendir. Fransızlar birinci savaştan çok daha dalyarak davranarak daha savaş başlamadan yenildiler. Ama halk, yönetim ve ordu kadar dalyarak değildi hatta bilhassa gururlu ve korkusuzdu. Onlar da "la resistance"* a imzalarını attılar. (Resistans'ın ruhunu 1943 sonbaharında Edit Piaf'ın okuduğu aşağıdaki nameden anlayabilirsiniz) Savaş hikayeleri anlatmakla bitmez, tasvir etmekle anlaşılmaz, savaş savaşanlar için kötüdür ama birileri için, küçük bir azınlık için de iyidir. Bu böyledir. Şimdi zaman çizelgemizde biraz ilerliyoruz.
kimse 3. savaşa "üçüncü dünya savaşı" demez. Adı sadece "savaş" tır. Çünkü bundan önceki savaşlar buna kıyasla hiçbirşeydi. "savaş" ölümcüldü ve hızlıydı. Ansızın geldi ve berberinde çok şey alıp götürdü. İnsan canı almak başka insanın ruhlarını karartmak başka birşey.
Alman faşizmi ve ırksal üstünlük söyevleri tekrar popülerlik kazanmıştı. Naziler, bu sefer Neo-Nazi partisi olarak tekrar yönetimdeydiler. Herkes bir kıvılcımın çok şeye bedel olacağının farkındaydı. Dünya sessiz bir bekleyişteydi. Ama en yüksek SS subaylarının akıllarındaki plan kümsenin en kötü rüyasına bile giremezdi. Bu kadarını kimse beklemiyordu. Plan da zaten tam olarak buydu.
20 Nisan 2193 sabahı.... Dünya'nın yarısı hiç uyanamadı... Almanya'nın "Operazion Uberblitzkrieg" adı verdiği, yani, dünyanın en büyük 5 ülkesininin en büyük şehirini, aynı anda, 100'er megatonluk hidrojen bombalarıyla simültane olarak vurması insanoğlunun varoluşun başlangıcından beri gördüğü en piskopat sahneydi.(hiroşima ve nagazakiyi vurup japonya'yı dize getiren bombalar sadece 1 megatondur) Güneş'in dünyaya çarptığını sananalar, kıyamet günün geldiğini sananlar, bunların hepsi o gün normal görüntülerdi. Vurulan şehirleri ise hiç saymıyorum. Oralardan canlı çıkan olmadı. Taş taş üstünde kalmadı. Oralar hiç varolmadı. Şu anda bile, aradan neredeyse 100 sene geçmiş olmasına rağmen o şehirlerin yakınına bile gitmek toprak ve sudaki radyasyon nedeniyle acılı bir ölüme sebep olur. Sözün kısası oralar artık dünyada yok.
Washington, Londra, Pekin, İstanbul ve Moskova. Orada yaşayanlardan bir molekül bile geriye kalmadı. Şehirleriye ve hatıralarıyla beraber yokolup gittiler. Amerika, İngiltere, Çin, Türkiye ve Rusya. 22. yüzyılın en büyük asgeri güçleri bunlardı. Almanya işini sağlama almak için en önemli rakiplerinden en önce kurtulmayı planlamıştı. Tarih göstermişti ki Almanya'nın, Almanya'dan başka dostu yoktu. Müttefik seçiminde çok daha titiz davranacaktı artık. Ama herkesi silip süpüremezdi haritadan. Bombaların etkisi korkunçtu bu nedenle kendine coğrafik olarak yakın ülkerde kullanamazdı. Fransa'yı Belçika üzerinden 3. kere işgal etti. O sırada tekrar birleşmiş olan Çekoslovakya'nın en büyük iki şehrini, Prag'ı ve Bratislava'yı öldürmekten ve yakığ yıkmaktan beter etti. Onları bütün savaş anlaşmalarınca yasaklanan kimyasal silahlarla vurdu. İnsanların çoğu öldü. Kalanlar'a ise artık insan denmesi imkansız. Plan mükemmeldi. Hızlıydı. Acımasızdı. Ama Almanya'nın kaderinde dünya egemenliği yoktu. Gene yenildi. Evet bütün bunlara rağmen gene yenildi. Yenildi ama dünyada artık yeni bir sayfa açılmıştı ve bunun geri dönüşü asla olmayacaktı.
 * : la resistance by Edit Piyaf
Berlin neden düştü, Almanya neden gene yenildi. Gelecek sayımızda....
previous
asd