Sayın defterciler, parmaklarını bir haftadan beri götüne veya burnuna veya vücütlarındaki bilimum başka orifislere sokmuş halde bekleyenler artık rahata ulaşabilirler. Çünkü bendenize hikayenin devamı için gerekli ilham gelmiş bulunmaktadır. Hatırlarsanız bundan önceki bölümlerde Ike'ın uyanışını, Myrt'le karşılaşmasını sizlere aktarmıştık. Ayrıca Erke-K the passenger'ın nasıl ıssız bir sahile düştüğünü ve Hamy Won Götwaffe'nin kısa geçmişini de vermiştik. E bundan sonra da hikayenin backgroundunu yani 3.dünya savaşını aktardık. E eşşolueşşekler para verseniz adam tutsanız bu kadar eylendirmez sizi. Hadi bakalım geçelim hikayeye....
The weirdest dream - united in memory
İnsanların bedeni ölümlü olabilir. Ama birçok kültüre göre ruh ölümzsüzdür. Beden ruhumuzun bu fani boyutla interaksiyona geçebilmesi için tasarlanmış bir makinedir sadece. Ölüm hiçbirzaman yolun sonu değildir.Sadece yeni bir başlangıçtır....
Yer Paris.Yıl 20 Mart 2193 (savaş başlayalı bir ay olmuş)
Ich kleine resistanZ achne bolje traut nic der tag!....Ich kleine resistanZ achne bolje traut nic der tag!....... (all who oppose the german supreme rule shall be dealt swiftly and without mercy!)
Dışardaki zırhlı muhafız birliğinin, sabahın köründe almanca anons yapa yapa sokağından geçmesi onu uykusundan uyandırmıştı.Almanca anlamıyordu ama hergün en az 1000 kere duyduğu bu anonsu kendi ismi kadar iyi ezberlemişti ve bu ses ona dünyada " uğursuz" olarak nitelendirilebilecek herşeyi tek celsede anımsatıyordu. Bütün gece gözlerini zorla kapalı tutmaya çalışmıştı ama uyuduğu uyku değildi. Ne zaman ki uykuya dalacak olsa kabuslar etrafını sarıyordu.İnsanlar yanıyordu heryerde...
"Allah belanızı versin" diye homurdandı. Sıkıntılı ve stresli bir şekilde yatağından kalktı. Aynı son bir aydır olduğu gibi. Daha 1 ay önce, babası onu her sabah yanağına kondurduğu bir öpücükle uyandırırdı. Sonra işe giderken oda babasına pencereden el sallardı. Sonra da annesi ona en sevdiği kahvaltıyı yapardı. Bu o zamanlar, ona çok normal birşeymiş gibi geliyordu. Üstünde düşünme gereği hiç duymamıştı. Oysa ki şimdi.... Şu anda, 1 ay öncesine dönmek için neler vermezdi..... Aslında herşeyini verirdi ve buna canı da dahildi. Çünkü artık yaşamak pek bi anlamsız olmuştu. Tatsız, gri, yer titreten savaş makinelerinin gürültüleri arasında oturup bir sonraki gün mü yoksa ondan bir sonraki gün mü öleceğini düşünmek.. Onun ve hayatta kalmış tüm fransız halkının yaşamı şu sıralar, aşağı yukarı bunlardan ibaretti sadece.
Annesi ve babası.. İkisi de Alman kara kuvvetlerinin Paris'e ilk ayak bastıkları gün ölmüşlerdi. Alman genel kurmayı Fransızların direnişe geçebilceklerinden korkuyordu. Korku ölüm getirdi. En işlek caddelerini, en işlek saatlerinde napalm bombalarıyla vurdular. Eğer o gün okula gitmiş olsaydı. Şimdi oda annesi ve babasıyla beraber (herneredelerse.. belki başka bir dünyada..) olacaktı. O gün okula gitmiş olmayı diledi. Ölmüş olmayı çok isterdi. Bu şekilde daha ne kadar dayanabileceğini kestiremiyordu. Tanıdığı kimse artık yoktu neredeyse. Dünya nüfusunun yarısı bir günde ölmüştü.. Bunlar 18 yaşındaki bi kız için çok fazlaydı. Neden yaşadığını düşündü. Artık bir gelecek olabilirmiydi? Belki bir mucize olur ve Almanlar savaşı kaybederlerdi. Peki ya sonra. Kimsesi kalmamıştıki.. Ne yapacaktı? Kendikendine düşündü, sonra buzdolabından bir parça kuru ekmek çıkarıp yedi ve pis aynada kendine baktı. Tanıyamıyordu kendisini.. Evini de tanıyoamıyordu. Sokağa baktı, tanımak imkansızdı...
Almanca bağırışlar duydu. Hemen pencereden geri çekildi. Ama merakına yenik düştü. Kendini fazla göstermeyecek şekilde aşağı bakmaya başladı. Almanlar bir direnişçiyi yakalamışlardı gene heralde görünen oydu.....
Teknoloji gelişmişti evet. İnsanlar medeniyetlerinin ne kadar taşşaklı olduğunu göstermek için birkaç bin katlı gökdelenler inşa ediyorlardı şehir merkezlerine evet. Ama bazı şeyler değişmemişti. İşkence, terör, nefret.. Bunlar insanın doğasında var olan, genlerimize kod olarak yazılmış dürtülerdir ve bunlardan kurtulamayız. İşte birazdan şahit olacakları bunun en güzel örneklerinden biriydi. Eğer bunu önceden bilseydi acaba bu sahneye bakmaya cüret edebilirmiydi ?
Üstünde dev haflerle "Panzerkampfwagen-TIGER IV" yazan muazzam bir tank alsfalı parçalayarak ilerledi. Arkadan daha hafif bir taşııcı geliyordu. Taşıyıcı durdu içinden iki SS subayı indi ve yaka paça bir adamı da indirdiler aşağı. Adam inmemek için elinden geleni yaptıysada işe yaramadı. Zaten elleri ve ayakları bağlı olduğu için de fazla bişey yapamadı aslında. Adamı döve döve yere attılar, belli ki adam konuşmuştu. Zaten bu işin bilenleri demiştir ki. İşkencede herkes konuşur. Değişen sadece zaman olur. Ama hala istedikleri bir bilgi vardı anlaşılan Adamı yerde epeyce bir dovdükten sonra subaylardan biri dayak atmaktan kan ter içinde yorulmuş bir halde bir sigara çıkartıp yaktı. Bu işin böyle olmayacağını anlamıştı heralde. Yapması gerekeni biliyordu ama istekli değildi. SS olabilirdi, Alman ırkının üstünlüğüne ve diğer tüm ırkların da işe yaramaz pislikler olduğuna inanıyor da olabilirdi ama içten içe oda bir insandı.. Ama emirler beliydi. Ve uygulanmadığı takdirde hiç de iyi olmazdı. Fuhrer ne de olsa her şeyin en iyisini bilirdi değil mi? Sigarasından son bir nefes çekti ve molozların arasına fırlattı.
- "Otto !" diye bağardı tank şöfürüne ... "kansshruppen der eine tag!" dedi. Tank şöfürü onayladı. Ve yerde yarı baygın yatan adamın üzerine doğru tankı ilerletmeye başladı. Hayır bu kadarı da olamaz herhalde diyordu kendikendine genç kız. Ama bir yandan da, adeta paralize olmuş bir şekilde camdan dışarı bakıyordu. "TIGER IV" isimli birkaçyüztonluk son teknoloji Alman tankının paletleri, tam adamın ayakları hizasına gelince durdu. Biraz daha ilerleyecek olursa adamı boydan boya zemine yapıştırabilirdi. Ama durdu, iyiki durdu... "maintenant tu veux parler peut-etre?" dedi Alman subay yerdeki adama kırık bir fransızcayala. Adam cevap bile veremedi. Artık hiçbirşey sikinde değilmişçesine garip bir şekilde sırıttı ve ağzındaki kanlı tükürüğü gururlu SS subayının suratının tam ortasına yapıştırdı!
Alman deliye döndü, kıpkırmızı kesildi. "Otto!" diye bağardı tank şöförüne tekrar.
"Kampfgruppen lehr, schnel schnel!!" tankı ilerletmesini emretti. Otto yeniydi ve gençti, biraz tereddüt etti ilk başta, ama sinirli subayın kıpkırmızı yüzüyle ona tekrar "OTTO! SCHNEL!" diye bağarması ona görevini ve kim olduğunu hatırlattı. Ve tankı ilerletti. Adamın vücudunu adeta kırarak ve patlatarak üstünden geçti. Adam pek bir ses çıkartamamıştı çünkü şöför insaflı davranarak infazı hızlıca bitirmişti. Ama kırılan kemik sesleri olaya şahit olan genç kızın hayatını o anda değiştirmeye yetti. Artık oda nefret doluyudu. Bir insanın başka bir insana nasıl böyle bir şey yapabileceğini anlamıyordu.. Ama işin komik tarafı şu ki, Almanlara şu anda elinden gelse en büyük işkenceyi bizzat kendisi yapardı. Çünkü onlar bunu hakediyordu ona göre. Nefret çarkına kapılmıştı artık bir kere. Gözü dünmüştü. Nefretin ilk tohumlarının kim attığı hiçbir zaman belli olmaz, ve önemli değildir. Önemli olan karşılıklı olarak büyüyen ve en sonunda sanki hep varmış hissi veren bir olgu olmasıdır. Herkesin bi damarı vardır, oraya basıldığında onu artık tanımak imkansızdır.
Ne yapacağını biliyordu...Babası ölmeden önce Fransa ve belkide avrupa'nın en önemli kimyageriydi. Ama hiçbirzaman ulaşması gereken üne ve statüye ulaşamamıştı... Çünkü neredeyse 20 senedir burada olmalarına ve artık bir Fransız'dan hiçbir farkları bulunmamalarına rağmen, asıl olarak Türkiye'den buraya göçmüş bir aileydiler. Babası askeri alanda özellikle patlayıcılar konusunda önemli buluşlar yapmıştı. Hükümet de bunları iyi paralar ödeyerek satın alıyordu. Ama babasının ismi lanse edilmiyordu. Lakin bu çok da önemli değildi, şimdi ise dünyanın en önemsiz ayrıntılarında biriydi bu genç kız için. onun akılndaki fikrin bunlarla hiçbir ilgisi yoktu. Babasının, apartımanın en alt katında gizli bir çalışma odası vardı. Burada en son geliştirdiği "C6 süperplastik patlayıcı"dan birkaç prototip bulunması gerekiyordu. Bunları nasıl bildiğini sordu kendikendine... Kendisi de bilmiyordu, sadece yapması gereken ve nasıl yapması gerektiği bir anda aklında belirivermişti. Günlerdir üstünde olan yırtık pırtık elbiseyi çıkarmak aklına bile gelmedi. Aşağı indi, patlayıcılardan birkaç tane aldı ve elbisesinin içine sakladı. Hemen asansöre koştu. Zemin kata indi. Binanın ana kapısından dışarı fırladı. Almanları kaçırmak istemiyordu. Onlara gününü gösterecekti. Zaten Tanrı'da bunu istiyordu, yoksa patlaycıların yerini nereden bilebilirdi ki? Hayatı boyunca o odanın varlığından haberi bile olamamıştı. Ama daha 3 dakka önce sanki eliyle koymuş gibi bulmuştu. Tabikide bu Tanrı'nın işiydi. O yüzden de içi rahattı.
Dışarı çıktı. Dev tankı gördü. Daha gitmemişti. Almanlar üstüne oturmuş gitmeden önce son birer sigara içiyorlardı anlaşılan. Kızı görünce hemen laf attılar.
"Oiii Kreshne flicken dammen" (hey şu küçük fahişeye de bak)
Kız zorla gülmeye çalışarak onlara yaklaştı. Mümkün olduğu kadar yaklaşmak istiyordu amacı buydu. Onları parçaları bile bulunmayacak şekilde havaya uçurmak niyetindeydi. Gerçi kendi de ölecekti ama bu zerre kadar bile korkutmuyordu onu. Aksine içinde çocuksu bir mutluluk ve az sonra yerini bulacak adaletin (kendince) heyecanı vardı.
Adım adım askerlere yaklaştı. Hepsi de az önceki piskopat tavırlarından çıkmış adeta pavyonda karı izler tribine girmişlerdi. Yaklaşan kıza gitgitde daha da artan bi şehvet ve heyecanla bakıyorlardı. Ettikleri laflar da gitgite daha da hararetleniyordu. Artık aralarında 5 metre bile yoktu. Subay kıza doğu ilerlemeye yeltenir gibi oldu ki. Kızın elinde tuttuğu nesneyi farketti. Bir ateşleme kumandası. Şimdi anlamıştı....
"ACHTUN....."
Ama geçmiş ola .... Sözünü bitiremeden muazzam bir patlama bütün mahalleyi sarstı. Geriye ne kız kaldı, ne kırmızı yırtık elbisesi, ne ihtişamlı TIGER tank nede robokop zırhları içindeki almanlar...
Kalkan toz bulutuyla beraber her tür zırh, et , kemik, paçavra ve kağıt parçası da gökten geri aşşağı yağıyordu şimdi. Bunların arasında kayda değer küçük bir kağıt parçası vardı. Kızın paramparça olmuş bedeninden fırlayan kimlik kartından geriye kalmış küçücük bir parça : Prenom : Jasmin
Yer : New Prague (Capital of RE-united Chezchlslovakia) | Yıl : 2203
-"Hay ananı avradını sikiiim" diye küfürü bastı Myrt.
- "Nooluyosun lan piç pezevenk" diye çıkıştım bende. Daha nerede olduğumu bile bilmiyordum. Bir şekilde Myrt'le karşılaşmıştım bu deli yerde. Ve haliyle alamadığım cevaplar nedeniyle bütün stresim üzerimdeydi. Tam ki gözlerimi kapatıp biraz huzura erişecekken beni bu şekilde fişeklemesi ağırıma gitmişti açıkcası.
-"Abi bi rüya gördüm ki sorma" dedi. "hay ebeni sikiyim senin rüya gibi!" diye gene bastı küfürü... anlaşılan hızını alamamıştı...
-"abi siktiret az uyuyalım, gün ola hayrola abi" dedim. Oda bana hak verdi ve tekrar huzursuz uykusuna geri döndü. Ben ise tekrar gözlerimi kapatmadan önce yattığım yerden, karşıdaki çooook yüksek binanın üstüne sanki bir silüet gördüm. Zarif bir kadın silüeti. Bu mesafeden tabikide gözlerini görmem imkansız ötesiydi ama sanki bize bakıyormuş gibi geldi. Bunun üstünde fala düşünme ihtiyacı duymadım. Yorgundum ve uykunun huzurlu transına bir an önce kapılmak istiyordum. Hayal meyal gördüğüm silüeti kafamdan çıkarıp bende rahatsız bir uykuya daldım...